Altınay: 'Katılım bankacılığı, inandığımız değerlere uygun'

RÖPORTAJ: MUSTAFA ÖZKAN Avrupa Birliği içinde robotlu otomotiv gövde üretim teknolojileri alanında ilk 28 şirketten biri olan Altınay Grubun Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Altınay’la katılım bankacılığını masaya yatırdık. Söyleşimizde...

20 Haziran 2017, 12:33
Altınay: 'Katılım bankacılığı, inandığımız değerlere uygun'

RÖPORTAJ: MUSTAFA ÖZKAN

Avrupa Birliği içinde robotlu otomotiv gövde üretim teknolojileri alanında ilk 28 şirketten biri olan Altınay Grubun Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Altınay’la katılım bankacılığını masaya yatırdık. Söyleşimizde Türkiye’de teknoloji alanında yapılan çalışmalardan bu süreçte karşılaşılan zorluklara ve çözüm yollarına da değindik. Altınay, katılım bankacılığı ile ilgili “Bu coğrafyada yaşayan insanlar, inandığı değerlere uygun olarak kazandığı birikimlerini inançları doğrultusunda tasarruf etmek istiyor. Katılım bankacılığının önemi de bu hususta ortaya çıkıyor.” dedi.

Kamuoyunda Türkiye’nin ilk sanayi robotunu yapan kişi ve şirket olarak tanınıyorsunuz. Kendinizden bahseder misiniz?

1990’lı yıllarda başlayan sanayi robotu projemizin ardından kurduğumuz Altınay Robot Teknolojileri ile bugün savunma sanayisinden otomotive kadar pek çok alanda teknolojik çalışmalar yapıyoruz.

Teknolojinin günümüz dünyasında geldiği noktada Altınay Robot Teknolojileri, AB içinde otomotiv ve genel endüstri içinde üretim teknolojileri alanında sistem ve hat geliştiren orta büyüklükte bir teknoloji ve mühendislik şirketi konumuna ulaşmıştır. Orta Avrupa, Rusya, Kuzey Afrika ve ülkemizdeki Otomotiv ana ve yan sanayide yılda 1.5 Milyon araç Altınay Robot Teknolojilerinin kurduğu hatlarda üretilmektedir. Altınay Robot Teknolojileri A.Ş., Altınay Havacılık ve ileri teknolojiler A.Ş., Altınay Modifikasyon A.Ş. Türkiye’nin yanı sıra Almanya’daki KSM Mühendislik GmbH Köln, fabrika yatırımı ile birlikte toplamda 4 ayrı şirket 200’ü mühendis ve doktoralı 328 çalışan yeteneği ile 7 noktada teknoloji ve ürün geliştirmeye devam ediyor.

Ülkemizde teknoloji ve bilim alanında yapılan çalışmaları nasıl buluyorsunuz?

Türkiye son yıllarda hızlı mesafe aldı. Altyapı, ulaşım ve sağlık alanında özellikle dünya standartlarında projelere imza atıldı. Benim daha çok önemsediğim tarafı ise bu projeleri yapan şirketlerin, kullanılan mühendisliğin ve malzemelerin ne kadar bize ait olduğudur. Biz ülke insanı olarak çalışkan ve pratik tarafı kuvvetli bir milletiz. Yabancı ülkelerle birlikte yaptığımız ulaşım projelerinden sonra biz bu projelerin devamını kendimiz getirmeliyiz. Ya da know-how transferiyle yaptığımız savunma sanayisi ürünlerini bundan sonrasında kendimiz geliştirmeliyiz. Ancak bu şekilde dışa bağımlılığı azalan ve karar verici durumda bir ülke ve millet hâline gelebiliriz. Örneğin, artık ülkemizde köprü projelerinin, demir yolu projelerinin öğrenilmesi beraberinde de bu alanda uzman mühendis ve personel yetiştirilmesi gerekiyor. Gelişmiş toplumların da sonradan sanayileşen toplumların da kendi geleceklerini inşa etmek için iki stratejik araçtan yani bilimden ve teknolojiden yararlandığını biliyoruz. Artık toplumumuz, ürün geliştirme ve AR-GE çalışmalarının sanayinin ve gelişmenin bir gereği olduğunu görüyor. Millî imkânlarla ürün geliştirip uluslararası pazarda teknolojik ürün satacak olan firmalarımızı bu anlayış ile güçlendirmeli ve kendi markalarımızın önünü açacak politikalar geliştirmeliyiz.

Ülke ve millet olarak teknoloji yatırımlarına bakış açımız nasıl olmalı?

Apple, Türkiye’de AR-GE merkezi ya da üretim tesisi açmak istese birçok kurum o merkezin açılması için seferber olur. Ülke sevdalısı bir yatırımcımız teknoloji merkezi kurmak istediğinde ise aynı hassasiyetle davranmayız. Apple’a birçok yerde ya da teknoparkta 30-40 yıl bedelsiz arazi veririz; ama kendi teknoloji şirketimiz için aynı durum geçerli değildir. Kendi insanımıza karşı da aynı destekleyici yapıda olmalıyız. En azından eşit şartlarda imkânlar tanımalıyız. Tarihi bir not olarak; 1974’teki Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında NATO üyesi olan ülkemiz üye ülkelerden silah yedek parçası tedarik edememiştir. Bu tavır Türk savunma endüstrisinin hızla kurulmasına ve bugün savunma teknolojililerinin milli imkânlar ile özgün ürün geliştirilmesini sağlamıştır.

Aselsan 1975 yılında kurulmuştur. Bunların hepsi bize bir şeyi anlatıyor. Amerika’nın teknolojik altyapısını ve teknolojik üstünlüğünü Almanlar kurmamıştır. Amerikalılar kurmuştur. Bu ülkenin geleceğini ülkemiz insanının kurmuş olduğu sanayi şirketleri, teknoloji şirketleri, teknoloji ARGE merkezleri var edecektir.

Heyecan duyan, teknoloji üretmek isteyen onun peşinde koşan onun için bütün sahip olduğu imkânları bir şekilde ülkenin geleceği için harcayan insanların önünü açmalıyız, onlara her türlü desteği vermeliyiz. Türkiye’nin teknolojik geleceğini de bu ülkenin çocukları kurup var edecekler. O yüzden bizim bundan sonraki ana noktamız, kendi insanımızın üzerinden milletçe yükselmeyi başarabilmektir. Kendi insanımızın bilgisine ve görgüsüne değer vermeliyiz, onu desteklemeliyiz. Tasarlamalıyız, üretmeliyiz ve yılmadan teknoloji geliştirmeye daha büyük arzu ile devam etmeliyiz. Daha büyük hedefler koymalıyız. Hedefe ulaşmak için seferberlik ilan etmeliyiz. Bunları başardıkça bu ülkenin daha da güçlü var olacağına şahit olacağız.

KOBİ’lerin AR-GE’ye dayalı ürün geliştirme sırasında karşılaşabileceği zorluklar ve bunların üstesinden gelinebilmesi için yapılması gerekenlerle ilgili neler söyleyebilirsiniz?

AR-GE’ye dayalı ürün geliştiren küçük ve orta ölçekli girişimcilerimizin ARGE sonrasındaki seri üretim aşamasında karşılaşacakları ve çözümü konusunda zorlanacakları sorunların başında yatırım finansmanı geliyor. Başarılı AR-GE ve ÜR-GE yapmak demek, birçok teknik adımdan sonra fikirden ürüne ulaşmak demektir. Eğer satılabilir yenilikçi bir ürün geliştirme projesinden bahsediyorsak, bu teknik bir başarıdır; ama yalnız başına bir anlam ifade etmez. Ürünü pazara sunmak ve kabul ettirmek ise en az teknik başarı kadar önemlidir. Aynı zamanda daha uzun soluklu ve sabırla mücadele edilmesini gerektiren bir dizi doğru ve kalıcı adımların atılmasını sağlama becerisidir. Bu bizim gibi toplumlar için yeni bir kültürü beraberinde getirmektedir. Öngörülebilir finansal riskleri alabilen, “bilgi büyüktür para” anlayışı demektir. Bu henüz ülkemizde olgunlaşmamıştır. Teknolojik yatırımların finans modeli ya stratejik ortaklık ya da en ideali olanı risk sermayesidir. Ülkemizde, yeni teknolojileri uluslararası ölçekte büyütüp destekleyebilecek vizyon ve mali imkâna sahip bir risk sermaye fonu bulunmamaktadır. Bu konunun önünü açacak nitelikte bir risk sermaye fonunun kurulması, ulusal önceliklerimiz arasında olmalıdır.

Katılım bankaları sizin için ne ifade ediyor?

Katılım bankacılığı sisteminin en önemli özelliklerinden birisi, kâr zarar ortaklığı diye adlandırdığımız proje ortaklığı yapılabilecek finans imkânları sunması. Özellikle gelişmekte olan ve yüksek katma değerli ürün üretme konusunda çalışmalar yapan ülkelerde katılım bankacılığının çok önemli bir fonksiyonu olduğu kanaatindeyim. Ayrıca iyi analiz edildiği takdirde ölçülebilen riskleri alan bir katılım bankacılığı sistemi, ülkedeki bankacılık yapısının da hacmini büyütecektir. Bu çerçeveden baktığımızda katılım bankacılığı Türkiye için hem yeni teknolojilerin üretilebilmesi ve geliştirilebilmesi bakımından hem de bankacılık hacminin arttırılabilmesi açısından önemli. Ama Türkiye’de özellikle ağırlıklı olarak inşaat sektöründe kâr-zarar ortaklığı şeklinde bir katılım bankacılığı sistemi uygulanıyor. Bunun yaygınlaşması hem Türkiye’nin gelişmesine hem katılım bankacılığının gücünün artmasına yol açacaktır.

Altınay Grup olarak katılım bankaları ile çalışmaya başlama süreciniz ve katılım bankası tercihinizle ilgili neler söyleyeceksiniz?

Katılım bankacılığı sistemi çok önemsediğim bir konu. Altınay Grup olarak da 1997 yılından bu yana sistemli bir şekilde katılım bankaları ile çalışıyoruz. Hatta bugüne kadar geçen süre zarfında katılım bankalarıyla olan çalışma oranlarımızı da arttırdık. Katılım bankalarının Türkiye’deki mevcut pozisyonunu; ülkedeki mevduat yapısı, vatandaşların katılım bankalarından beklentileri, sözkonusu bankaların sistem içerisindeki ticari aktiviteleri ile yapmış oldukları iş hacimleri belirliyor. Dolayısıyla bizler katılım bankacılığı ile daha fazla miktarda projeler hayata geçirmek istiyoruz; ancak bugünkü mevcut yapı buna belli düzeyde imkân tanıyor. Biz de bu minvalde mümkün olduğunca katılım bankaları ile çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

Katılım bankalarının hangi hizmetlerinden yararlanıyorsunuz? Katılım bankaları ile çalışmanın avantajlarının neler olduğunu düşünüyorsunuz?

Şirket ihtiyacı olan ödemeler anlamında katılım bankacılığını kullanıyoruz. Yeri geldiğinde vergi ödemeleri gibi birtakım özel ödemelerimiz konusunda da katılım bankacılığından istifade ediyoruz. Faizsiz bir sistem olan katılım bankacılığı, inandığınız değerlere uygun olarak mevcut kaynağınızı yönetmenize imkân sağlıyor.

İş dünyasının bir aktörü olarak Türkiye’deki katılım bankaları sektörünün gelişimini nasıl buluyorsunuz?

Türkiye’de rahmetli Turgut Özal Dönemi’nde temelleri atılan katılım bankacılığı sisteminin Türkiye açısından çok önemli bir model olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu coğrafyada yaşayan insanlar, inandığı değerlere uygun olarak kazandığı birikimlerini inançları doğrultusunda tasarruf etmek istiyor.

Katılım bankacılığının önemi de bu hususta ortaya çıkıyor. Bir bankacılık sistemi içerisindeki mevcut bütün yapıyı katılım bankalarının içerisinde de bulma imkânınız var. İki sistem arasında sadece bazı yapısal ve format değişiklikleri bulunuyor. Katılım bankacılığının içerisinde önceden tariflenebilecek bir kâr oranının olmaması buna bir örnek. Öyle ki mevduat sahibi, parasını bankaya yatırdığında kâr veya zarar anlamında bir ortaklık yapmış oluyor. O anki kâr durumuna göre mevduat sahibinin kâr oranı belirleniyor. Katılım bankaları, varlıklarını sürdürebilmeleri için kendisine kaynak veren mevduat sahiplerinin isteklerini yerine getirmek durumda. Türkiye’de katılım bankacılığının büyüme oranlarının arttırılabileceğini düşünüyorum. Hızlı bir büyüme gerçekleşmemesinin sebebini ise şuna bağlıyorum: Türkiye’deki katılım bankacılığının bir kısmı Körfez sermayesinin ortaklığı ile büyüyor. Dolayısıyla onlar da doğal olarak katılım bankacılığı sistemini büyütme ve risk alma konusunda Türkiye’deki mevcut yapının gelişmesini göz önünde bulunduruyor. Bu da katılım bankacılığı sektörünün kontrollü bir büyüme gerçekleştirdiğini gösteriyor. Katılım bankacılığının enstrüman çeşitliliğini arttırması, kâr ortaklığı şeklinde projeler geliştirmesi ve bilinirliğini arttırması gerekiyor. Ne kadar çok kişiye ulaşılırsa katılım bankacılığı içerisindeki mevduat oranları da artacaktır.

İngiltere’nin faizsiz bankacılıkta bir finansal merkez olmasıyla ilgili ne söyleyeceksiniz?

İngiltere’de katılım bankacılığı önemli ölçüde gelişmiş durumda. Öyle ki Londra faizsiz bankacılığın bir merkezi olarak anılıyor. Bu da İngilizlerin dünyadaki finans sistemine karşı nasıl bir güç ve reaksiyon gösterdiğinin en büyük göstergesidir. Ayrıca 1850’li yıllarda İngiltere dünyanın en büyük sanayi ihracatçısıydı.

Dolayısıyla da zaman içerisinde bu, ülkenin finans merkezi olmasına neden oldu. Akabinde de katılım bankacılığı konusunda da bir merkez hâline geldi. Burada devlet politikası da önemli. İngiliz Devleti’nin katılım bankacılığı sistemi ile ilgili hedefleri var. Türkiye’nin de buna benzer hedefleri olduğu takdirde önümüzdeki süreçte bu alanda çok önemli başarılar elde edebiliriz. Gönül isterdi ki dünyada katılım bankacılığı alanındaki liderin bir İslam ülkesi olması. Bu liderliği neden Türkiye yapamasın? Tabii ki yapabilir.

Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen üye girişi yapınız!

Gelişmelerden Haberdar Olun

@