27.07.2021, 12:01 38

Zekât Duyarlılığı

Zekât öyle bir minvalde olmalıdır ki alan kişi bir daha almak zorunda kalmasın

Bilindiği gibi zekât, dinimizin üzerine kurulduğu temellerden birisi ve onun en etkili sosyal güvenlik kurumudur. Zekât; belli ölçülerde mal varlığına sahip olanların, özellikle düşük gelir grubundan insanlara, muhtaçlara veya dinî hizmet alanlarına yılda bir defa farz olarak vermeleri gereken miktardır. Aslında bütün ilâhî dinlerde var olan bir ibadettir. (Kur’an-ı Kerim, Meryem 19/31,55; Tevrat, Tesniye, 14/29; İncil, Luka, 18/12,22)

Zekât veren duyarlı bir insan, bu ibadetiyle hem kendisini ve malını arındırmakta hem de ihtiyaç sahiplerine yardım elini uzatmaktadır. Aynı zamanda birçok hikmete bağlı olan rızık farklılığının (Nahl 16/71; Zuhruf 43/32) sonuçlarını ve insanlar eliyle meydana getirilen gelir dağılımı dengesizliklerini asgariye indirmeye katkı sağlamaktadır.

Kutsal kitapların, özellikle de Kur’an-ı Kerim’in beyanına göre, insanların ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde servet ve nimet doğada mevcuttur. Fakat insanlar haksızlık ve nankörlük yaparak hem bu nimetleri elde etme hem de adil dağıtma noktasında kusurlu davranmışlardır. Dolayısıyla sosyoekonomik düzenin bozulması, insanların kendi elleriyle yaptıkları yüzündendir. (İbrahim 14-32-34; Rum 30/41-42; İncil, Romalılara Mektup, 14/20).

Zekât, bozulan bu düzenin tekrar sağlanmasında en etkili olacak araçlardan birisidir. Bununla birlikte zekât, acaba bu işlevini bizim elimizde yerine getirecek etkili bir müessese haline gelebilmiş midir? Müslümanlar serveti harcama konusunda bilinçli, fıkhî tabirle reşîd olabilmişler midir? “Allah'ın koruyasınız diye sizin sorumluluğunuza bıraktığı malları, muhakeme yeteneği zayıf kimselere emanet etmeyin!” (Nisâ 4/5) ilahi fermanı gündemimizde midir? Servetin sorumlulukları, bir başka ifadeyle Müslümanlara, İslam toplumlarına ve İslam’ın geleceğine yönelik borçları/hakları gözetilmekte ve eksiksiz olarak hak sahiplerine ulaştırılabilmekte midir? İslam dünyasının zekât potansiyeli yeterince mesârifü’z-zekât denen hak sahiplerine (Tevbe 9/60) yansıtılabilmekte midir? Ve nihayet bizim her türlü siyasi, meşrebî, mezhebî, ırkî ve mahalli mülahazalardan soyutlanmış aklıselim ve şeri şerife dayalı bir zekât siyasetimiz bulunmakta mıdır?

Zekâta tabi olan mal, üretim, sermaye ve değerlere dair fer’î konuları ele almanın yanında, hatta belki onlardan daha öncelikli olarak bu hayati sorulara cevap aranması gerekmektedir. Müslümanlar ve İslam dünyası olarak bu yeni zamanlarda bilgide, fikirde, düşüncede, eğitimde, kültürde ve sanatta küresel ölçekte iktidarda olamadığımız bir gerçektir. Bir başka gerçek de içinde yaşadığımız çağda Müslümanlar olarak sayısız meydan okumalarla karşı karşıya kalmış olmamızdır.

Hâl böyleyken enerjimizi kendi iç çatışmalarımızda tüketmemeli, kendi küçük dünyamızda saadet arayıp bununla yetinmemeliyiz. Ümmet şuuruyla değil de dar mülki mensubiyetlerle davranma ve hayatı geçmiş dönemlerin artık yaşamayan kodlarıyla okuma gibi bir lüksümüz (fakirliğimiz; düşkünlüğümüz, yoksunluğumuz) olamaz.

İslam’ın izzeti, şerefi ve evrensel öğretisiyle bağdaşmayan; dolayısıyla Yüce Allah’ın razı olmayıp elçisinin (s.a.v) memnuniyet duymayacağı böyle bir tutum, korkarım ki Müslümanları da tarihin dışına itecektir.

Bugün Müslümanlar olarak düne göre imkânlarımız gelişmiştir. İslam dünyası birçok konuda maddi varlıklarını ilerletmiş ve pek çok alanda iktisadi avantajlar elde etmiştir. Buna rağmen dünyanın en yoksul kesimleri içinde Müslüman coğrafyaların da bulunmasının izahı güçtür. Sadece bir tek İslam ülkesinin, üstelik yine sadece tek bir kalemden elde ettiği yıllık ihracat gelirinin dört yüz milyar doları bulduğu bir dünyada açlık sınırının altında milyonlarca Müslümanın yaşıyor olmasının vebali hepimizin üzerinde değil midir? İşte zekât bu bağlamda ayrı bir önem ve değerle ele alınmalıdır.

Zekâtı çok dar anlamıyla değerlendirip, zamanı gelince fakirin ve muhtacın eline üç beş kuruş vermek, yani sadece para transferi yapmak biçiminde uygulamak, ondan yeterli verimin alınmasına engel olmaktadır. Zekât öyle bir biçimde eda edilmelidir ki alan kişi, normal şartlarda bir daha zekât almak zorunda kalmasın, aksine aldığı miktar ve biçim o kimseyi, üretip zekât verir hâle getirsin.

Bu gerçeği bilen Hz. Ömer (r.a) “Verdiğiniz zaman zengin yapın” demiştir. Kişileri zengin yapmanın en pratik yolu, onlara kazançlarını sağlayacakları yolları göstermek ve bu yönde parasal destek sağlamaktır. Nitekim Hz. Ömer, fakirlikten şikâyet edip yardım talebinde bulunan bir kişiye üç deve birden verip ona iş kurma imkânı tanımıştır. Bu etkili yöntem, maalesef günümüzde unutulmuş, zekâtlar ya elimizdeki üründen ya da cebimizdeki nakitten bizzat ödenmek biçiminde eda edilmekle sınırlı kalmıştır.

TKBB Danışma Kurulu Üyesi Prof. Dr. Ahmet Yaman

İçeriği Katılım Finans 26. sayısında görüntüleyebilirsiniz. (Zekât Duyarlılığı)

Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen üye girişi yapınız!

Gelişmelerden Haberdar Olun

@